İnsan, dünyaya yalnızca gözlerini açmaz; aynı zamanda kendisine bir dünya kurar. Çocukluğundan başlayarak bazı şeylere inanır. İnsanların iyi olduğuna, kötülüğün bir gün karşılığını bulacağına, sevginin insanı yarı yolda bırakmayacağına, yarının bugünden başka bir ihtimal taşıdığına… Zamanla bu inançların bir kısmı değişir, bir kısmı sessizce yerinden sökülür, bir kısmıysa insanın içine öylesine yerleşir ki artık onları düşünmez bile. Onlar düşünce olmaktan çıkar, insanın dünyaya bakış biçimi hâline gelir.
Belki de herkesin içinde böyle görünmeyen bir ev vardır.

Duvarlarını çocuklukta örmeye başladığımız, pencerelerini yaşadıklarımızın açtığı, odalarına hatıralarımızı bıraktığımız bir ev. İçinde kim olduğumuza dair cevaplar, insanlara dair kanaatler, iyiliğe ve kötülüğe verdiğimiz anlamlar, kayıplar karşısında kendimize söylediğimiz cümleler yaşar. Kimi odalar aydınlıktır; kimi odalara yıllardır girilmemiştir. Bazı kapıları kendimiz kapatmış, bazılarını hayat yüzümüze kapatmıştır.
Sonra hayat, insanın kurduğu bu eve misafir olmaktan vazgeçer.
Gelir ve eşyaların yerini değiştirir.
Bir gün hiç beklemediğimiz bir kayıp, yıllardır inandığımız bir cümleyi anlamsızlaştırabilir. Bir insanın yaptığı kötülük, dünyayı sandığımız kadar adil görmememize neden olabilir. Büyük bir hayal kırıklığı, güven dediğimiz şeyin üzerine sessiz bir gölge bırakabilir. Bazen de tam tersine, hiç ummadığımız bir iyilik, yıllardır kapalı duran bir pencereyi açar.
İnsan o zaman yalnızca yaşadığı şeyi sorgulamaz.
Kendisini de sorgular.
Çünkü başımıza gelen her şey dışımızda kalmaz. Bazı olaylar, içimizdeki düzeni değiştirir. Bir kayıp yalnızca bir insanı hayatımızdan götürmez; ölüm hakkındaki düşüncemizi de değiştirir. Bir ihanet yalnızca bir ilişkiyi bozmaz; insanlara duyduğumuz güvenin biçimini de değiştirir. Bir başarısızlık yalnızca bir planı yıkmaz; kendimiz hakkında yıllardır taşıdığımız fikri de sarsabilir.
Bu yüzden insanın ruhsal dengesi, çoğu zaman sandığımız kadar sessiz bir şey değildir.
Denge, hiçbir şeyin bizi sarsmaması değildir. Hatta belki böyle bir denge mümkün de değildir. İnsan, yaşadığı sürece değişir; değiştikçe eski inançlarıyla yeni tecrübeleri arasında kalır. Dün doğru bildiği bir şey bugün eksik gelebilir. Bir zamanlar korktuğu şey, yıllar sonra ona hayatın sıradan bir parçası gibi görünebilir.
Asıl mesele, bütün bunlar olurken insanın kendisini bütünüyle kaybetmemesidir.
Çünkü bazen insan bir düşüncesini kaybettiğini sanırken aslında dayandığı zemini kaybetmiştir.
İşte inançlarımızın ruhumuzdaki yeri burada başlar.
İnanç, yalnızca bir şeyin doğru olduğuna inanmak değildir. Bazen insanın dünyayla arasında kurduğu görünmez bir bağdır. “Bütün bunların bir anlamı var,” diyebilmek; hiçbir şey yolunda gitmediğinde bile hayatı bütünüyle anlamsız ilan etmemek; insanlardan gördüğümüz kötülüğün, içimizdeki iyilik duygusunu tamamen yok etmesine izin vermemek…
Bunlar, zihnin kendisini yeniden toparlama biçimleridir.
Fakat insanın en büyük yanılgılarından biri, sağlamlığın hiç sarsılmamak olduğunu düşünmesidir.
Oysa bir evin sağlamlığı, hiç rüzgâr almamasında değil, rüzgâr geçtiğinde hâlâ ayakta kalabilmesindedir.

Belki ruh da böyledir.
İnançlarımız bazen çatlar. Şüphe gelir. Korku gelir. Öfke gelir. Cevabını bulamadığımız sorular, zihnimizin en sessiz yerlerine yerleşir. Bütün bunlar insanın inancını yok etmek zorunda değildir. Çünkü inanmak, her sorunun cevabını bilmekten farklıdır.
Belki olgunlaşmak biraz da burada başlar:
İnsanın kendi içinde kurduğu evin her odasında ışık olmadığını kabul etmesinde.
Bazı soruların uzun süre cevapsız kalabileceğini, bazı acıların hemen anlamlandırılamayacağını, insanın kimi zaman kendi inandığı şeylere bile yabancılaşabileceğini kabul etmesinde.
Çünkü insanı dengede tutan şey her zaman kesinlik değildir.
Bazen insanı ayakta tutan, kesinliğin yokluğunda bile hayatla bağını koparmamasıdır.
Ve belki büyümek, içimizdeki evi hiç değiştirmemek değil; yıllar geçtikçe hangi duvarın gerçekten bize ait olduğunu, hangisini başkalarının ördüğünü fark etmektir.
Sonunda insan, kendi içindeki eve dönüp baktığında şunu anlayabilir:
Hayat boyunca bütün duvarları koruyamayacaktır.
Bazıları yıkılacak.
Bazı odalar kapanacak.
Bazı pencereler hiç açılmayacak.
Ama insan yine de yeniden kurabilir.
Çünkü ruhun dengesi, hiç değişmemekte değil; değişirken kendine yabancılaşmamaktadır.
Semranur Paçacı




